🎇 Kiralık Konak Kişiler Arasındaki Ilişkiler
Six Degrees Of Separation ve İlişkiler. Film bana insan ilişkilerini , bağlarını ,tanışmayı, cevreyi sorgulamaya itdi. İlişkilerimiz nasıl oluşur ? Genelde ilk ilişkiler aile ile başlar ve akraba, yakın dost ,arkadaş gibi güçlü bağlardan zayıf bağlara doğru gider.Peki filmde bize bunun neresini gösterdi.
Yolcu360ile kiralık araba aramanın kolayı var! Yolcu360 kiralık araç ihtiyaçlarınıza uygun rent a car fiyatlarını kıyaslayabileceğiniz bir yapıyla çözüm getiriyor. En iyi araba kiralama fiyatları için akıllı yazılımlar kullanıyor ve sizin mutluluğunuzu her şeyin önüne getiriyoruz. Havaalanı araç kiralama
11.sınıf Türk Edebiyatı Ders Notları. 1. Osmanlı Devleti'ndeki yenileşme hareketleri 17. yüzyılın sonundaki Karlofça Antlaşması (1699) ile başlamıştır. 2. Osmanlı İmparatorluğu, 17. yüzyıla dek dünyanın büyük devletlerinden biriydi. Ancak bu yüzyılın sonlarında ülke küçülmeye başladı.
KiralıkKonak I. Dünya Savaşı öncesinin, Hüküm Gecesi II. Meşrutiyet´in, Sodom ve Gomore Mütareke döneminin, Yaban Kurtuluş Savaşı yıllarının, Ankara Cumhuriyet´in ilk on yılının, Bir Sürgün II. Abdülhamid döneminin işlendiği romanlardır. Panorama 1923-1952 yıllarını kapsar. Karaosmanoğlu 1920´lerden sonra
nxY3. Özgürlük ve sorumluluk arasındaki ilişki bugüne değin pek çok felsefi öğretide kendine yer edinmiştir. Sizler için kavramları felsefi perspektifle açıkladık. Ahlak felsefesinin üzerinde çok durduğu ve çoğu filozofun farklı görüşler belirtiği en önemli iki kavram, özgürlük ve sorumluluktur. Gündelik hayatta da çoğu konuya malzeme olan bu iki kavram, birbiriyle yakından ilişkilidir. Özgürlük ve sorumluluk arasındaki ilişki için ortaya konulan genel görüşlere geçmeden kısaca her ikisini de tanımlayacak olursak; Özgürlük Herhangi bir konuda, durumda ya da eylemde kişinin hür iradesiyle seçme gücünün olmasıdır. Sorumluluk Kişinin yine herhangi bir konuda, durumda ya da eylemde yapma zorunluluğunu içeren şeylerdir. Yerine getirilmediğinde söz konusu durumun çeşitliliğine göre bazı yaptırımları olabilir. Çeşitli sorularda irdelenen özgürlük ve sorumluluk kavramları, birbirini destekleyen bir ilişkiye sahiptir ve genellikle ahlaki eylemlerde sıklıkla sorgulanırlar. Çoğu felsefe sisteminde ele alınan ve farklı çıkarımlar yapılabilen özgürlük ve sorumluluk kavramlarına daha yakından bakmak ikili arasındaki ilişkiyi daha net gözler önüne serer. İçindekiler1 Özgürlük Nedir?2 Sorumluluk Nedir?3 Özgürlük ve Sorumluluk İlişkisini Ele Alan Felsefi İndeterminizm Özgürlük Nedir? Özgürlük, kişinin sorumluluklarına göre ya da sorumluluklarının dışında hareket etmesi olarak tanımlanır. Özgürlük kavramı, genel olarak ele alındığında iç ve dış özgürlük olarak iki farklı ayrıma sahiptir. Tamamen başına buyruk hareket etmemeyi temel alan özgürlük kavramı, bir durum ya da eylem karşısında sorumlulukları göz önüne alarak hareket etmek ya da etmemek tercihlerini bünyesinde barındırır. Dolayısı ile mutlak bir kavram değildir, çünkü söz konusu durumlara göre bazı etkenlerin çevresinde ilerler. İç Özgürlük Özgür İrade Kişilerin kendi iradesiyle karar verdiği iyi ve kötü kavramlarını ayırt edebilme durumudur. Dış Özgürlük Eylem Dış dünya ile bireyin arasında kurduğu ilişkiye dayanan özgürlük türüdür. Kültürel, sosyal, fiziksel ve ekonomik gibi daha pek çok kavramlar yakından ilişkilidir. Sorumluluk Nedir? Sorumluluk, bir kişinin yapması gereken eylemler olarak tanımlanabilir. Farklı tanımlama ve görüşlerin yer aldığı sorumluluk kavramı, bir durum karşısında kişiye dayatılan eylem ya da durumlar olarak tanımlanabilir. Genel olarak çeşitli felsefe öğretilerinde sıkça tartışılan sorumluluk kavramı kişinin söz konusu eylemler üzerinde etkili olup olmadığına göre ele alınır. Herhangi bir kişinin herhangi bir durum ya da eylemden sorumlu olabilmesi hem vicdani hem de akıl açısından yeterli olmasına dayandırılır. Ahlaki değerleri kavrayan, akli sorunları bulunmayan kişilerin hayat akışında özgür olup, özgürlüğün getirdiği sorumlulukları da üstlenmesi beklenir. Bu sebeple vicdani ve ahlaki değerlerden habersiz kişiler yani çocuklar, akıl hastaları ya da hayvanlar gibi canlıların özgür kararlarından sorumlu olmadığı düşünülür. Özgürlük ve Sorumluluk İlişkisini Ele Alan Felsefi Öğretiler Özgürlük ve sorumluluk arasındaki ilişki, felsefi öğretilere konu olmuştur. İnsanların ahlaki eylemlerde bulunurken “Özgür mü, sorumlu mu?” olduğunu da dair farklı görüşleri benimseyen onlarca filozof bu konu hakkında değişik düşünce sistemlerini savunmuştur. Günümüzde de sıkça tartışılan bu konu için ilk olarak ortaya atılan temel öğretilere bir bakmamız gerekirse karşımıza 5 farklı öğreti çıkacaktır. Fatalizm Kısaca “kadercilik” olarak da tanımlanabilen Fatalizm öğretisi, hayattaki her durumun evrenin yasalarına bağlı olduğunu savunur. Fatalizm öğretisine göre özgürlük ve sorumluluk kavramları var olan bu evren yasalarının boyunduruğundadır. Her insanın hayat akışındaki senaryosu, kişinin var olduğunda yazılmıştır ve kişi bu senaryodaki rolünü oynar. Özetle insan özgür olmadığı, bir senaryoya göre hareket ettiği için eylemlerinden sorumlu tutulması mümkün değildir. Determinizm Determinizm öğretisi “gerekircilik, belirlenircilik” kavramlarıyla tanımlanır. Determinizm öğretisine göre evrende gerçekleşen her olay bilimsel yasalarla belirlenir ve gerçekleşmeleri zorunludur. Bu öğretinin özgürlük ve sorumluluk ilişkisine bakış açısı nedir, diye yönelecek olursak; kişilerin kendi iradesiyle eylemde bulunmadığı, özgür davranamadığı ve kişinin kendi elinde olmayan koşullarla hareket ettiği savunulur. Dolayısı ile özgürlük ve sorumluluk üzerinde kişinin herhangi bir etkisi yoktur. Kişinin özgür iradesi bulunmadığı için yaptığı eylemlerden sorumlu tutulması mümkün değildir. Otodeterminizm Determinizm öğretisindeki gibi mutlak bir özgürlüğün olmadığını savunan Otodeterminizm, bazı durumlarda kişinin kendi özgür iradesini kullanabildiğini savunur. Dolayısıyla insan kaderindeki bazı durumları kişi kendisi seçer ve bu seçimin sonuçlarını yaşayabilir. Özgürce yapılan seçimlerin sorumlulukları da yine bireye aittir. Kendini geliştiren, öğrenen birey özgür seçimlerini yapabilir ve sorumluluklarını da alabilir. Liberteryanizm Her insanın doğduğu andan itibaren özgür olduğunu savunan öğretilerden biridir. Özgür olarak dünyaya gelen her canlı kendi seçimlerini yapabilir ve bireysel özerklik kişilere aittir. Ancak bu öğretinin en can alıcı kısmı özgür olan bireyin başka bireylerin özgürlüklerine saygı duymak zorunda olmasıdır. Özetle bir bireyin özgürlüğe bakış açısı ilk olarak kendisinin özgür olmasına bağlanmıştır. Ancak bu görüşte ele alınan özgürlük bireyin keyfine göre davranmasını savunmaz. Diğer kişilerin sınırlarına göre çizilen bir görüş olduğu için sorumluluklarda bu noktada başlar. İndeterminizm Determinizm öğretisinin karşıtı olarak karşımıza çıkan indeterminizm, insanın tamamen özgür olduğunu savunur. Kadere bağlı yaşamayan birey, aldığı karar ve sorumluluklarını kendisi yönetir. Böylece her insan kendi kaderini kendisi yazar. Kişinin direkt kendi iradesine bırakılan özgürlük kavramı yine karar verme olgusuna dayandırıldığı için yaptığı eylemlerin sonuçlarını düşünmesi sorumluluklarını da yerine getirmesini sağlar.
Kiralık Konak Yakup Kadri KaraosmanoğluPublished on Jul 16, 20101908'de ailece yurda döndüler. İstanbul'a yerleştiler. Yakup Kadri, Mekteb-i HAYATİ beyin oğludur. 27 Mart 1889'da Kahire'de doğdu. İbrahim Paşa'nın ö... kemal turan
Yaban Romanı Hakkında Yaban Romanı HakkındaYaban Özeti KısacaYaban Romanının Yazıldığı Dönemle İlişkisiYaban Romanının Konusu Nedir?Yaban Romanının Ana DüşüncesiYaban Romanı Geniş Detaylı Uzun ÖzetiYABAN ROMANININ KAHRAMANLARI – KİŞİ KADROSUYABAN ROMANI HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER YABAN ROMANININ YAZARI HAKKINDA BİLGİ Kadri Karaosmanoğlu’nun, Millî Mücadele’nin zorlu sürecini tüm yönleriyle göstermek amacıyla kaleme aldığı “Yaban”, yayımlandığı dönemde büyük yankılar uyandırmıştır. Millî Mü-cadele Dönemi’nde Anadolu köylüsünün Kurtuluş Savaşı’na bakışını ve o dönemki aydınlarla köylüler arasındaki fikir ayrılıklarını, I. Dünya Savaşı’nda kolunu kaybeden bir subayın gözünden anlatmaya çalışan “Yaban” romanı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun en çok bilinen ve hakkında en çok yorum yapılan eseridir. Bu roman kendi dönemindeki realist anlayışa uygun biçimde yazılmıştır. Yaban Özeti Kısaca Sessiz ve sakin bir yerde hayatını sürdürmek isteyen Ahmet Celal , gittiği yerde ,yabancı olduğundan, yaban olarak tanımlanmaktadır. köydekilerle hiçbir bağlantısı olmamasına ve subay olmasına rağm en ona düşman gözüyle bakılmaktadır. Ülkenin tamamı işgal altında olmasına rağmen köylülerin bunu umursamaması , sonuçta; evlerinin kundaklanması, yiyeceklerinin yağmalanması, kadın ve kızlarına tacizde bulunulması onların akıllarını başlarına durumu gören Ahmet Celal sevgilisini yanına alıp kaçmaya çalışır. Yaban Romanının Yazıldığı Dönemle İlişkisi Romandaki olaylar, 1922 yılında geçer. Yazar, Millî Mücadele sürecini anlatırken aydınlarla köylüler arasındaki uçurumu gözler önüne serer. Yakup Kadri, romanı Ahmet Celal’in günlüğü şeklinde kurgular. Ana kahraman Ahmet Celal olayları ve şahısları belirli bir zaman süreci ve bir bütünlük içinde okuyucuya anlatır. Yaban romanında ele alınan konulardan biri köylülerin Millî Mücadele’ye bakışıdır. Yakup Kadri, köylülerin bazı kültürel değerlere kayıtsız kalışlarını ve özellikle köylülerdeki vatanseverlik duygusunun yitirilişini nedenleriyle birlikte gözler önüne serer. Gerçek bir vatansever olan Ahmet Celal, Mustafa Kemal Paşa’ya ve Millî Mücadele’ye inanır. Bazı köylülerin, düşman güçlerinin Anadolu topraklarında yaptığı zulüm ve felaketleri görmezlikten gelerek düşmandan medet ummasına tahammül edemez. Ahmet Celal’in kişiliğinde temsil edilen vatanseverlik asla unutulmaması gereken, yaşamımızın her döneminde kıymet vereceğimiz değerlerimizden Romanının Konusu Nedir? Romanda kurtuluş savaşı sırasında cephede kolunu kaybetmiş bir subayla, askerliği yeni bitmiş bir askerin köyünde geçen olaylar anlatılmaktadır. Yaban Romanının Ana Düşüncesi Yaban romanının an fikri, ülke topraklarının elden gitmesine rağmen duyarsızlığını sürdürmesinin, cahilliğin bir sonucu olduğunu göstermesidir. Yaban Romanı Geniş Detaylı Uzun Özeti Bir paşanın oğlu olarak dünyaya gelen Ahmet Celal, yedek subay olarak katıldığı I. Dünya Savaşı’nda sağ kolunu kaybetmiştir. Savaş bitiminde yalnız kalan ve daha otuz beş yaşına gelmeden diri diri mezara gömüldüğünü düşünen Ahmet Celal, büyük bir yıkıma uğrar. Yaşama sevincini kaybettiği bu süreçte, savaşta kendisinin emir eri olan Mehmet Ali’nin, “Gel beyim, seni bizim köye götüreyim.” teklifini kabul ederek Mehmet Ali’nin Orta Anadolu’da, Porsuk Çayı kenarındaki köyüne gider ve oraya yerleşir. Köylüler arasında kendini doğaya bırakarak benliğinde taşıdığı acılardan ve umutsuzluktan kurtulmak isteyen Ahmet Celal, köye yerleştikten sonra büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Köye yerleştiği ilk günden itibaren yaşam tarzı, düşünceleri, alışkanlıkları, konuşması, giyim kuşamı köylüler tarafından garipsenen Ahmet Celal, köyde “yaban” olarak anılmaya başlanır. Köylüler, köyün zengin adamlarından biri olan Salih Ağa’dan çekindikleri için onun sözünden çıkmamaktadır. Ahmet Celal, bir yandan köy yaşamına ve köylülere alışmak için çaba gösterirken bir yandan da Mehmetçiklerin düşmana karşı verdiği mücadeleyi gazetelerden takip etmeye çalışır. Gazetelerden öğrendiği Birinci İnönü Zaferi’ne çocuklar gibi sevinir, önüne gelen herkese heyecanla bu zaferden bahseder. Onlara Mustafa Kemal’in önderliğinde verilen kurtuluş mücadelesini anlatır. Bu heyecanlı konuşmalar köylülerin kalplerinde en ufak bir heyecan yaratmaz. Ahmet Celâl, Millî Mücadele konusunda bu derece duyarsız kalan köylüler karşısında ne yapacağını şaşırır. Zira köylü, kendileri- ni sömüren Salih Ağa’nın ve köye yılda bir defa uğradığı hâlde köylüden yüklü miktarda hediye toplayarak onların dinî duygularını istismar eden Şeyh Yusuf ’un sözlerine daha çok itibar etmektedir. Ahmet Celal sıkıntılarından uzaklaşmak için kırlarda dolaşmaya çıkar. Dere kenarında genç bir kıza rastlar ve ilk kez gördüğü bu köylü kızına âşık olur. Bu arada savaş tüm hızıyla devam etmektedir. Cepheye giden Türk askerleri ara sıra köye uğrarlar. Ahmet Celal savaşın gidişatı hakkında onlardan bilgi alır. Bir sabah Yunan askerleri köyü işgal ederler. Her evden yiyecek toplarlar ve Ahmet Celal’i göz hapsine alırlar. İşgalciler tüm ihtiyaçlarını köylüden karşıladıkları hâlde onlara kötü davranırlar. Kısa süre sonra işgalci askerler yeniden köye döner ve halka zulmetmeye devam ederler. Askerler köylüleri meydana toplayıp evleri ateşe verirler. Ahmet Celal, köydeki yaşadığı her şeyi kaleme aldığı defterini yangından kurtarmak için yanına alır. Defteri okuyacak olanlardan bir isteği vardır Köylüyü suçlamamaları. Ahmet Celal’e göre köylünün bu kadar cahil kalmasında Türk aydını suçludur. Türk aydını, köylüsünü bu çorak tabiatla baş başa bırakmış ve bu insanlarla hiç ilgilenmemiştir. Meydana toplanan kalabalığın içinde Ahmet Celal, Emine’yi görür ve onu kaçırmayı planlar. Karanlıktan faydalanarak Emine’yle birlikte mezarlığa doğru kaçarlar. Bu sırada Emine askerlerin açtığı ateşle vurulur. Yaralı halde mezarlıkta bekleyen Ahmet Celal ve Emine, biraz uyuyup sabah yola çıkmak üzere anlaşırlar. Gece boyu düşman askerlerinin köyde yaptığı katliam seslerini işitirler. Tan yeri ağarırken yola çıkmak isterler ama Emine bacağını hareket ettiremez. Ahmet Celal, defterin son satırlarını yazarak onu Emine’ye teslim eder. Tek başına yaralı bir şekilde uzaklara doğru yürür. BAŞKA BİR KAYNAK Sakarya Savaşı’ndan sonra düşman orduları; Haymana, Mihalıççık ve Sivrihisar yörelerini yakıp yıkarak harap eder. Bu olay üzerine Garp Cephesi Kumandanlığı felaketin yaşandığı yerleri inceletmek üzere o yörelere Tetkik-i Mezalim Heyeti’ni gönderir. Heyet araştırmalar esnasında, yıkıntılar arasında kenarları yanmış bir defter bulur. Bu defter, romanın başkahramanı Ahmet Celâl’e aittir ve onun köyde yaşadıklarını anlattığı yazılarından oluşmaktadır. Roman, Ahmet Celâl’in bu defterindeki anıları biçiminde kurgulanmıştır. Bir paşanın oğlu olan Ahmet Celâl, I. Dünya Savaşı’nda sağ kolunu kaybeder; bu nedenle henüz otuz beşine girmeden bütün yaşam sevincinin tükendiğini hisseder. Savaşın bitiminde İstanbul’un düşman işgaline uğramasından sonra emir eri Mehmet Ali’nin davetine uyarak onun Orta Anadolu’da Porsuk Çayı kıyısındaki köyüne yerleşir. Ahmet Celâl, köylülerle kaynaşmak ister ancak köylüler onu kendileriyle hiçbir ortak yanı olmayan bir yaban olarak görür; onunla aralarına hep mesafe koyarlar. Romanın ilerleyen bölümlerinde Ahmet Celâl’in köylülerle hep olumsuz seyreden ilişkileri anlatılır. Ahmet Celâl; bir aydın olarak köylülere vatanın içinde bulunduğu durumu, İstanbul’un ve pek çok Anadolu şehrinin düşman işgali altında olduğunu, işgal edilen topraklarda düşmanın halka yaptığı zulümleri anlatır. Onlara düşmanın gittikçe kendilerine de yaklaştığını, kendilerinin de büyük bir felaketle karşı karşıya olduğunu söyler. Anadolu’da düşmana karşı vatanı kurtarmak için Mustafa Kemal’in önderliğinde başlatılan Millî Mücadele’den söz eder. Ancak onun bu anlattıkları köylüler üzerinde beklediği etkiyi oluşturmaz. Onlar hiçbir şey olmamış gibi kendi günlük yaşamlarını sürdürürler. Köylülerden umudunu kesen Ahmet Celâl, komşu köyde halasıyla yaşayan Emine adında bir kızı sever ancak Emine, Mehmet Ali’nin kardeşi İsmail ile evlenir. Ahmet Celâl, Emine’nin İsmail’le evlenmesi üzerine büsbütün kabuğuna çekilir. Günler böylece geçip giderken bir sabah köye Yunan askerleri girer. Köylülerden yumurta, et, bulgur, fasulye, nohut vb. alırlar ve onlara bu ürünlerin karşılığında Rumca yazılı birtakım kâğıtlar verirler. Ahmet Celâl köylülere bu kâğıtların hiçbir işe yaramayacağını söyler. Yunan askerleri bir sabah köyü terk eder. Köy sakinleri hiçbir şey olmamış gibi eski yaşamlarına döner. Ahmet Celâl, köyün çobanı Hasan’la uzun bir kır gezisinden sonra köye döndüğü bir akşam köye yeniden düşman askerlerinin geldiğini görür. Onların dağınık, başıbozuk, perişan hâllerini görünce millî kuvvetlere yenildiklerini anlar. Düşman askerleri bu kez bütün köyü yakıp yıkmaya başlar. Ahmet Celâl, Emine’yi de yanına alarak kaçmayı planlar. Düşman askerlerinin köyü terk edeceği günden önceki gece, Ahmet Celâl’le Emine karanlıktan yararlanıp, kalabalığın arasından sürünerek uzaklaşır; köyün mezarlığına doğru kaçmaya başlarlar. Bu sırada düşman askerleri onların kaçtığını fark eder ve onlara ateş açar. Ahmet Celâl’le Emine yaralanır ve bu hâlde mezarlığa ulaşırlar. Katliam gürültüleri mezarlığa kadar gelmektedir. Bir süre uyuyup şafağa doğru yola çıkmayı kararlaştırırlar. Ahmet Celâl sabahın alacakaranlığında koynundan çıkardığı anı defterine son bir şeyler daha yazar. Artık gitme zamanı gelmiştir. Emine’yi uyandırır ancak Emine aldığı kurşun yarasından dolayı kalkamaz. Bunun üzerine Ahmet Celâl, anılarını yazdığı defteri Emine’ye teslim ederek tek başına uzaklara doğru yürür. YABAN ROMANININ KAHRAMANLARI – KİŞİ KADROSU AHMET CELAL içi vatan aşkıyla dolu,köylülerin cahilliğini gidermek için didinen,köy yaşamına alışık olmayan birisidir. SALİH AĞA Sinsi bir kişiliğe sahiptir. Kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden bir kişiliğe sahip. MEHMET ALİ’NİN ANNESİ Kendisini toprağa adamış, cahil, hiçbir şeyden habersiz ve başkalarının sözünü dinlemektedir. BEKİR ÇAVUŞ Askerlik yaptığından dolayı olayların kısmen farkındadır. Bulunduğu ortam itibariyle bildiklerini aktarmaktan çekinmektedir. YABAN ROMANI HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER Bana göre Yaban ; aydınla köylünün anlaşmazlığını ve köylünün cahilliğini gözler önüne seren değerli bir eserdir. YABAN ROMANININ YAZARI HAKKINDA BİLGİ 27 Mart 1889’da Kahire’de doğdu. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa’da başladı. 1903’te İzmir İdadisi’ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır’a döndü, öğrenimini İskenderiye’deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908’de başladığı İstanbul Hukuk Okulu’nu bitirmedi. 1909’da, arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti Topluluğu’na katıldı. 1916’da tedavi olmak için gittiği İsviçre’de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam Gazetesi’ndeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı’nı destekledi. 1921’de Ankara’ya çağrıldı ve bazı görevler verildi. ESERLERİ Kiralık Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Yaban, Ankara, Zoraki Diplomat, Panoroma Diğer Roman Özetleri Kitap Özetleri Gulyabani Özeti Hüseyin Rahmi GÜRPINAR Noktalama İşaretleri »
Kitabın Özeti 1903 sonbaharında, bir gece eşkıyalar tarafından basılan Kuyucak köyünü teftişe gelen kaymakam ve yardımcıları iki kişinin öldürüldüğü evde yalnız bir çocuk bulurlar. Çocuğun adı Yusuf’tur ve ölenler onun anne ve babasıdır. Kaymakam Yusuf’un soğukkanlılığına hayran kalır ve onu evlat edinir. Yusuf, sessiz ve içine kapanık bir çocuktur. Kaymakamın karısı olan Şahinde’nin yüzsüzce Yusuf’u aşağılaması bile onu etkilemez. Yusuf’un kasabada ilgilendiği tek kişi kaymakamın kızı Muazzez’dir. Kaymakam Salahattin Bey’in Edremit’e tayininden sonra Yusuf okula başlar; ama okumayı öğrendikten sonra okula olan ilgisini kaybeder ve okulu bırakır. Seneler sonra Muazzez 13 yasındayken bir bayram günü, Yusuf, Muazzez ve arkadaşları Ali, bayram yerine giderler. Ali ve Muazzez salıncakta sallanırken, kasabanın eşrafından Şakir Muazzez’e sarktığı için Yusuf Şakir’i döver. Şakir bunun üzerine intikam yemini eder. Babası Hilmi Bey’le işbirliği yapar ve Hilmi Bey, Salahattin Bey’e kumar oynatarak Salahattin Bey’i kendine borçlandırır. Borcunu ödeyemeyen Salahattin Bey, Muazzez’i Şakir’e isteyen Hilmi Bey’e boyun eğmek zorunda kalır. Ancak Yusuf’un arkadaşı Ali’nin borcu ödemesiyle evlilik planları iptal olur. Yaptığı iyilikten dolayı Muazzez’in Ali ile evlendirilmesine karar verilir. Bunun üstüne, Muazzez, Yusuf’a onu sevdiğini söyler. Yusuf da aslında Muazzez’i seviyordur, ama ellerinden bir şey gelmez. Ali’nin Muazzez ile evlenmesinden hoşnut olmayan Şakir, bir düğünde Ali’yi vurup öldürür; ama arkadaşı Hacı Ethem’in düzenlediği çeşitli dolapların sonucunda serbest kalır. Bu sırada Yusuf Kübra adında, Şakir ile Hilmi Bey’in tecavüzüne uğramış bir kızla tanışır ve bu sayede hem Yusuf hem de Salahattin Bey, Hilmi Bey ve Şakir’in gerçek yüzünü görürler. Şahinde, zenginler arasında bir yer edinme isteğiyle kızını gizlice Hilmi Bey’lere götürür, onu Şakir ile evlendirme niyetindedir. Yusuf kesinlikle böyle bir evliliğe karşıdır. Bir arabayla Muazzez’i çevredeki bir köye kaçırır ve orada evlenirler. Salahattin Bey onları bulur ve Edremit’e dönmeye ikna eder. Salahattin Bey, işsiz olan Yusuf’a kaymakamlıkta katiplik işi verir; ama Yusuf masa başı işler için yaratılmış bir insan değildir. Salahattin Bey’in ölümüyle ailenin düzeni bozulur. Yeni kaymakam Yusuf’u Edremit’ten uzaklaştırmak için ona vergi toplama işi verir. Yusuf ve Salahattin Bey olmadan Şahinde sonunda istediği gibi davranmaya başlar. Şehrin önde gelenlerinin katıldığı yemekler düzenler. Muazzez bu yemeklerden ilk başlarda uzak dursa da bir süre sonra karşı koyamaz ve alkolün de etkisiyle kendini iyice bırakır. Bu çöküşü gören Yusuf, Şahinde’yi uyarır; ancak Şahinde onu dinlemez. Bir gece Yusuf böyle bir yemeği basar ve rastgele ateş eder karanlık odaya. Muazzez dışında odadaki herkes olur. Yusuf yaralanmış olan Muazzezi alıp kasabayı terk eder, ama Muazzez yolda ölür. Yusuf onu bir ağacın altına gömer ve uzaklara gider. Konu ve Konular Arasındaki İlişki Romandaki bütün konular kent yaşamının getirdiği yozlaşma ve buna karsı Yusuf tarafından verilen mücadele ile ilgilidir. Yusuf ile Şakir arasındaki sürtüşme yozlaşma ile iyilik arasındaki savaşı temsil ediyor. Şahinde’nin gözünü kızını harcayacak kadar hırs bürümesi, kent yaşamının basit bir kadını nasıl bir canavara dönüştürebileceğini gösteriyor. Salahattin Bey’in kendini içkiye ve kumara vermesi, Kübra ile annesinin başından geçenler, vs. Bu konuların hepsi adeta yozlaşmışlığı vurgulamak için romanda işlenmiş ve hepsine karşı Yusuf’un aldığı bir tavır var. Kent-doğa, yapay insan-doğal insan, yozlaşmışlık-masumiyet, ikilemleri kitap boyunca gelişen olaylarla birbirlerine bağlanmışlar. Ana Olaylar ve Yan Olaylar Ana olay Şakir’in Muazzez’e sarkması ve sonra da onunla evlenmeye çalışması olarak kabul edilebilir. Kübra’ya yapılan tecavüzün açığa çıkması, Salahattin Bey’in kumarla borçlandırılması ve Ali’nin olumu hep bu olaydan sonra yaşanır. Muazzez ve Yusuf’un evliliğine giden yolu açan da bu olaylardır. Bir başka ana olay Salahattin Bey’in ölümüdür. Salahattin Bey etkisiz bir karakter gibi gözükse de, aslında aile içinde dengeyi sağlayanın o olduğu ölümünden sonra ortaya çıkar. Şahinde’nin tamamen kontrolden çıkıp kendiyle birlikte kızını yozlaşmayı temsil eden insanların kucağına atması, Yusuf’un Muazzez’den iyice uzaklaşması, bu ölümden sonra gerçekleşir. Yapıttan Birtakım Örnekler Şakir’e ve onun yandaşlarına hiçbir kanun kuruluşunun dokunamaması ilgi çekici bir olay. Adam öldürseler bile başlarına bir şey gelmiyor. Bugünün sorunlarına büyük benzerlik taşıyan bir durum. Osmanlı’nın son dönemlerinde ne derecede sosyal bir çöküş yaşadığının da açık bir örneği. Muazzez adeta bir eşya gibi kullanılıyor. O zamanlar belki bir medeni kanun yoktu, ama eğitimli aileleri kızlarını böyle kullanmadıkları biliniyor. Salahattin Bey gibi eğitimli bir insanın, borçları karşılığında kızını vermesi bir türlü doğal gelmiyor. Kitapta doğa ve kasaba arasında keskin bir fark vardır. “Salahattin Bey başının dönmeye başladığını fark etti. Bu kadar geniş ve güzel bir tabiatın ortasında kendini şaşırmış gibiydi. Fakat gözlerini tekrar etrafta dolaştırırken, aşağıda mor bir duman tabakasıyla örtülmeye başlayan kasabayı gördü ve irkildi.” Bunun gibi betimlemeler üst üste bu farkı vurgulamaktadır. Yazarın bu denli keskin bir ayrıma gitmesi ilginçtir. Yusuf okuyucuya kitabın başında Dede Korkut hikayelerindeki yiğitler gibi takdim edilmiş. Yusuf “Bir şey değil Doktor Bey, bir parmaktan ne çıkar?” Bir çocuğun anne ve babası öldürülüp parmağı kesildikten sonra böyle bir laf etmesi pek alışılagelmiş bir olay değildir. Erişkin bir insan bile bu kadar soğukkanlı olamaz. Gerçekçi bir romanın böyle başlaması bir çelişki gibi gözükse de, ileride yaşanan olayların üstesinden ancak Yusuf gibi güçlü bir kişilik gelebilir. Yapıtta olmayan ilginç bir unsur olarak kasaba da hiç Rum olmaması gösterilebilinir. Hikaye mübadeleden önce Ege bölgesinde geçiyor, ama karakter olarak sadece Türkler var. Sosyal Çevre, Yer, Zaman, Dönem, Kişiler Roman Kuyucak’ta başlar. Kuyucak Aydın’ın Nazilli kazasına yakın bir köydür ve eşkıyaların basmasından anlaşılacağı kadarıyla, tecrit edilmiş bir yerdedir. Romanın büyük bir kısmı bir şehir ortamı olan Edremit kasabasında devam eder. Edremit’te sosyal çevre geniştir, ama insanların içten olmayışı yüzünden buradaki çevre Yusuf için köyde olduğundan daha da küçüktür. 1903 yılı sonbaharında başlayan romanın tam bitiş tarihi belli değildir, ancak sonu Birinci Dünya Savaşı dönemlerine denk gelmektedir. Roman dönemini de kapsar, ancak ne savaşın ne de yeni yönetim biçiminin kasaba yaşamı üzerinde etkisi vardır. Roman boyunca tarihler açık bir şekilde belli edilmemiştir. Bu da okuyucuya bu olayların tarihten bağımsız olarak her zaman gerçekleştiği hissini verir. Romanın ana kişisi Yusuf’tur. Yusuf mert, dürüst ve saf kalmış insanı temsil eder. Köylü olması onun bu vasıflarının kaynağıymış gibi gösterilir. Yusuf’un bu örnek kişiliğine en yakın kişi Muazzez’dir ve Muazzez hikayenin sonlarına kadar kente karsı direnmeyi başarır. Salahattin Bey’in kızı Muazzez’de aynen Yusuf gibi temizliği ve içtenliği temsil eder. Kentlilerin içinde de iyi kalmış insanların olabileceğini gösterir. Kentte temiz olarak kalmış bir başka insan da Ali’dir. Onun erken gelen ölümü kent düzenine ayak uydurmamasının cezasıdır. Hilmi Bey ve oğlu Şakir tecavüz eden, adam öldüren, rüşvet veren, ahlaksız, kanun tanımaz karakterlerdir. İkisi romandaki en kötü kişiliklerdir ve kent yaşamını temsil ederler. Hacı Ethem bu insanların sırtından geçinen ve onların pis işlerini gören bir insanıdır. Güya Şakir’in arkadaşıdır, ama aralarında çıkara dayanan bir ilişki vardır. Salahattin Bey’in karısı Şahinde bu kötü insanların oluşturduğu şehirli grubunun üyesi olmak için can atan bir kadındır. Yusuf’un köylülüğünü ilk geldiği günden itibaren aşağılar. Şahinde görgüsüz, şirret, eğlence ve çıkar düşkünü bir kadındır. Hırsı sayesinde Salahattin Bey’in ölümünden sonra bu gruba kendini katar. Maalesef kendiyle birlikte Muazzez’i de sürükler. Salahattin Bey ise iyi ve kötülerin ortasında bir çizgidedir. Fazla olaylara karışmayan, karısına karşı sesini çıkaramayan, fazla etkisini gösteremeyen bir karakterdir. İçinde iyilik olsa da çevresindeki kötüler yüzünden bir türlü istediği yaşamı yaşayamayan bir insandır. Kitaptaki kötü karakterler mutlak kötüler, iyi karakterler de mutlak iyiler. İyi ile kastedilen insanlar saf, içten insanlar. Kötüler ise ikiyüzlü, ahlaksız insanlar. Yusuf’un sevdiği her karakterin iyi olması da ilginç bir ayrıntı. Okuyucu çoğu kez Yusuf’u bu yüzden Sabahattin Ali’nin kitap içindeki kuklası gibi görebilir. adresinden alıntıdır.
KİTABIN ADI KİRALIK KONAK KİTABIN YAZARI Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU YAYIN EVİ İletişim Yayınları BASIM YILI 1999 20. Baskı KONUSU Türk toplumunun tarihsel gelişim sürecinde ilk belirtileri XVIII. Yüzyılda görülen ve tanzimatla somutlaşan batılılaşma hareketleri buna bağlı olarak hayat tarzı, değerler ahlak kısacası kültürel KİTABIN ÖZETİ Naim Efendi çok zengin, zengin olduğu kadarda hesaplı bir kişiydi. Babasından kalma bir servetti. Büyük bir ihtimamla idare ve muhafaza ediyordu. II. Abdülhamit döneminde devletin yüksek mevkilerinde bulundu. Bir çok defalar valiliklerde dolaştı. Şürayı Devlet Azası, Rüşümat Müdiri Umumisi oldu. İnkılaptan iki sene evvel dolaşık bir “TEVLİYET” Mütevellilik davası yüzünden istifasını verdi ve Hükümet işlerinden tiksinerek bir köşeye çekildi. Fakat memuriyet döneminden kalma bayramlaşma ve özel deftere imza olayını hiçbir zaman çocukluğu, bütün gençliği İstanbul un en kalabalık konağında geçen Naim Efendi eğlenceli meclisleri, ahbap arasındaki sohbetleri, misafirlere ziyafetleri çok severdi. Fakat öyle bir zaman yaşadı ki bunların hepsi yasaktı. Naim Efendi yeni sazdan, yeni şarkılardan zevk almak şöyle dursun, son senelerde yazılan ve konuşulan Türkçe’yi de beş sene öncesine kadar karısı Nefise Hanımefendi yanı başında idi, rahatını huzurunu mümkün mertebe koruyordu. Zira, bu ihtiyar kadın ölünce evin içinde yalnız kaldı. O öldükten sonra yerine Sekine hanım geçti; fakat Sekine Hanım hiçbir cihetten annesine benzetmiyordu. Tabi ki babası gibi çekingen, içinde titiz, iradesiz, tembel bir kadındı; hususiyle kocasının nüfusuna ve çocuklarının arzularına son derece uyardı. Kocası ise kırk beş yaşında bir züppeden başka bir şey Efendinin damadı Düyunu Umumiye Müfettişlerinden Servet Bey, Naim Efendinin saflığından yararlanarak bütün iradesini konak içerisinde istediği gibi yürütüyordu. Servet Beyin oğlu Cemil henüz yirmi yaşında bir mektup çocuğu olmasına rağmen Beyoğlu’ndaki büyük lokantaların, gazinoların, barların sadık gediklisi idi. Bu yaşında bir çok zevkleri vardı. Biraderinin küçük sırlarında vakıf olan Seniha ise son çıkan moda gazetelerinin resimlerine benzerdi. Körpe ince ve çolak vücudu ipek böcekleri gibi daima biçim değiştirme,başkalaşma günleri Seniha’nın çay günleridir. Avrupa’nın bütün kibar kadınları gibi o günleri giyinir; kuşanır ve tam beşte konağın salonunda nadir görülen bir hanımefendi vakariyle ziyaretçilerini beklerdi. Seniha salonun bir köşesinde iki genç kızla halasının torunu Hakkı Celis’in kendisine okuduğu şiirleri dinler, gözüküyordu. Bu genç kendisinden iki ay küçük olmasına rağmen ve bir çok şiiri bazı mecmualarda çıkmasına rağmen ona parmakları mürekkep lekeli ve pantolonunun dizleri çıkmış zavallı bir mektep çocuğu gibi görünmekten kurtulamıyordu. Saat beşe henüz gelmişti ki; Faik Bey konağı ziyarete geldi. Faik Bey Cemil’in yakın arkadaşları arasındaydı. Kumral, zayıf, uzun saçları iyi taranmış bir gençti. Küçük yaşından beri Avrupa’nın muhtelif şehirlerinde dolaşmış, oturmuş olduğu için hareketlerinde hiç sahte görülmeyen bir frenk zarafeti ve kıvraklığı vardı. Faik Bey ile Seniha arasındaki münasebetin bir arkadaşlık derecesinden fazla olduğunu genç kızın bütün erkek ve kadın arkadaşları bili buna da hafif bir flört manasını verirlerdi. Zira Faik Bey, pek çapkın bir delikanlı ve Seniha, pek şuh bir genç kızdı. Günden güne aralarındaki sevgi çoğalmaya başladı. Faik Bey için Seniha’yı sevmek birdenbire vazgeçilmez oluverdi. O şimdi kumara ne kadar düşkün ise, Seniha’yı da o kadar arıyor. Seniha’ya kendini o kadar düşkün günlük bir ayrılıktan sonra sabah Faik Bey konağa geldi. Henüz herkes uykudaydı. Saçları karma karışık, yüzü sapsarıydı. Yanaklarında üç günlük bir sakal, toz renginde bir kir tabakası vardı. Seniha ne var? Ne oldu? Demek isteyen gözlerle Faik Bey’ i süzdü. Faik Bey sessiz bir şekilde hiçbir şey söylemiyordu. Seniha daha sonra kardeşi Cemil’ den öğrendiği kadarıyla Faik Bey’ in kumarda Üç yüz elli lira kaybettiğini ve paraya ihtiyacı olduğunu öğrendi. Cemil parayı Seniha’nın büyükbabasından istemesini söyledi. Seniha’nın bunun mümkün olmayacağını söylemesi üzerine Cemil Seniha’nın elmaslarını rehin koymasını dolabını açtı içinden bir çekmece çıkardı. Çekmecenin içinden birkaç tane mahfaza aldı ve birer birer Cemil’e ilk defa olarak ağır ve ciddi bir şekilde düşündü, kaldı. Hayat bir an içinde, ona çıplak ve en kaba haliyle görünmüştü. Bu dünyada her şey ne bayağı, ne beyhude, ne kirliydi... Bu dünyada güzellik bir hayal, sezgi bir efsane, asalet ve zerafet, insanın üstünde hafif bir cilaydı. En güzel bir yüze bir iskelet ifadesi vermek için iki gecelik bir uykusuzluk, bir sevgiyi bir alışverişe çevirmek için birkaç paket iskambil kağıdı, en zarif bir adamı bir dilenciye döndürmek için üç yüz elli liralık bir borç kalbinin bu bir günlük imtihanından epeyce değişmiş çıktı. Aşktan evvel ki alaycı, havai, şuh ve işveli haline avdet kiraya verip kardeşi Selma Hanımefendinin yanına taşınma bahsi çıktığından beri Naim Efendi’ nin rahatı huzuru büsbütün kaçtı. Selma Hanımefendinin kararı o kadar katıydı ki hiçbir mazeretle bunun önüne geçmek kabil Efendi;“Burada doğmuşum, burada yaşamışım, ihtiyarlamışım! Nasıl bırakır giderim?” Hanım;“Burada, fareler, örümcekler ortasında yapayalnız öleceğine, benim yanımda benim gözüm önünde ölürsün!” Naim Efendiyle beraber, her gün biraz daha yıkılıp gidiyordu. Zili bozulan sokak kapısı ağır bir tokmakla vuruluyor ve bir çok gıcırtılarla mustarip bir hayvan gibi sarsıla ANA FİKRİ zamanındaki yanış batılılaşmayı ve bunun sonucunda oluşan değer kargaşası ve kuşaklar arası kopukluk sayesinde insanlar birbirlerini anlamada herşeyi batıdan gördüğümüz şekliyle kopyası olarak almamamız gerektiği OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİNaim Efendini,konağın düzeni temellerinden sarsan inkılap rüzgarından gördüğü resmi ve gayrı resmi bütün pisliklere rağmen, devlete ve devlet adamlarına karşı hala derin bir saygısı vardır. Naim Efendi o terbiyeli içli, pek nazik bir adam olduğu için, kederlendiğinde bile kimse farkına varmazdı. Defterihakani ve Evkaf nezaretlerinde görev Efendinin gözlü,körpe ve ince bir kaçışın, bir kurtuluşun sürüklediği, toplum koşullarının biçimlendirdiği bir bir yapıya sahiptir fakat değişmeyen tek hususiyeti alaycılığı ve Bey, Kuniral, zayıf, uzun ve saçları iyi taranmış bir daimi misafiri ve Servet Beyin çocuklarının ayrılmaz bir yoldaşı Beyde kumar düşkünlüğü yaşından beri Avrupa'nın muhtelif şehirlerinde dolaşmış,oturmuş olduğu için Servet Bey,Naim Efendinin ve Türklükten nefret eden bir kazasker Umumiye ve hareketlerinde hiç sahte görünmeyen bir Frenk zarafeti ve kıvraklığı Celis,Faik Bey’in yazma konusunda ruh bayalığından olup Çanakkale'ye gider ve ülkesinin siyasal sorunlarına ilgi Naim Efendinin yirmi yaşında bir mektep çocuğu olmasına rağmen, Beyoğlu'ndaki büyük lokantaların,gazinoların, barların, bazı eğlenceli evlerinin sadık bir Bey,Naim Efendinin ve Türklükten nefret eden bir kazasker Umumiye Hanım,Naim Bey’in içinden titiz,iradesiz, tembel bir ölümünden sonra yerine Hanımefendi karısı yaşadığı dönemde evin düzeni ondan seçerken bile çok titiz davranırdı. Selma Hanımefendi, Naim Efendinin kızlığından beri ailenin içinde herkesten ziyade kendisine hürmet ettiren ağır, haşmetli ve amirane birhali var. Naim Efendiyi kah yakından, kah uzaktan sevk ve idare eden Selma HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER Kiralık Konak,çağına tanık olmuş bütün yapıtlar gibi günümüzü deilgilendiren bir romandır. Kiralık Konak üç ayrı insanın gözünden görülmüş bir ortamı Efendi'nin erden Osmanlı dünyası,Hakkı Celis'in coşkun duygusallığı ve Seniha'nın bireyselleşme Kadri,bu romanıyla o dönemdeki diğer yazarlardan kendini bariz bir şekide anlatımı yapaylıktan kurtarmıştır ve yazıya zenginik dönemi ve olayları eserlerinde ustaca YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ 27 mart 1889’da Kahire’de babasının ölümü nedeniyle İskenderiye’deki bir Fransız okulunda tamamladıİstanbul Hukuk Okulu’nu Gazetesi’ndeki yazılarıyla Kurtuluş savaı’na destek ve sonra Manisa milletvekilliği zamanda gazete ve roman yazarlığını Dergisi’nin kapatıldıktan sonra Tiran Eçiliği’ne sırayla birçok elçiliklere Meclis Üyeliği’ne siyasi görevi Manisa Milletvekilliği aralık 1974’te Ankara’da öldü.
kiralık konak kişiler arasındaki ilişkiler